Saturday, January 30, 2010

!f istanbul 2010

AFM Bağımsız Filmler Festivali, ya da kısaca !f istanbul'un dokuzuncusu 11-21 Şubat tarihleri arasına arzı endam ediyor. Son yıllarda !f kapsamında gittiğim çoğu filmden hayal kırıklığı ile ayrılsam da, yine de ilgisiz kalmak mümkün değil.
Yüzeyel bir bakışla ilk dikkatimi çeken filmler; Metropia, The Lovely Bones, Bronson, 40, Quick Gun Murugun, Samâ wôzu ve Yeong-hwa-neun yeong-hwa-da oldu. Biletler tükenmeden harekete geçmekte fayda var.

http://2010.ifistanbul.com/

2012 Sömürüsü Ve Maya Takvimi

  Malumunuz, bir 2012 çılgınlığıdır gidiyor; kitaplar, filmler gırla, hele nette basit bir aramayla bile binlerce sayfa çıkıyor karşımıza. Mevzuyu bilmeyenler için özetleyelim. Bütün hikaye Mayalar'la başlıyor, hani şu Orta Amerika'da, bugünkü Meksika, Guatemala, Honduras bölgesinde yaşamış, kendi çapında oldukça ileri bir uygarlık kurmuş, sonra da İspanyollar tarafından tarihten silinmiş olan Mayalar. 1970'li yıllarda Frank Waters adlı her taşın altında gizem aramaya meraklı bir zat Maya takviminde 13. baktun adı verilen dönemin 21 Aralık 2012'de başlayacağını farketmiş, niyeyse bunu dünyanın sonuna yormuş. O ve sonrasında gelen destekçileri de o gün bugün ortalığı velveleye veriyorlar.
  Peki nedir şu meşhur Maya Takvimi? Mayalar 365 günlük Güneş Takvimi'ne ek olarak 20'lik sayma sistemini temel alan bir gün sayma sistemi de kullanıyorlarmış. Bir yılı - 30'ar günlük 12 aya değil de - 20'şer günlük 18 döneme ayırıyormuş bu takvim. Günler belirtilirken de büyükten küçüğe doğru dönemler halinde yazılıyormuş.      Daha detaya girersek;
1 gün = 1 kin
20 kin = 1 vinal (yani 20 gün)
18 vinal = 1 tun (yani 360 gün, 0.97 yıl)
20 tun = 1 katun (yani 7200 gün, 19.73 yıl)
20 katun = 1 baktun (yani 144,000 gün, 394.52 yıl)
olarak isimlendiriliyormuş Maya Takvimi'nde. Belli bir tarihi belirtirken de, örneğin 3. baktunun 23 günü için, 3.0.0.1.3 şeklinde bir gösterim kullanılıyormuş.
  Şimdi geldik hikayenin can alıcı noktasına. Maya inanışlarına göre her 13 baktunda bir dünya yenilenir, günahlardan arınmış şekilde yeniden doğarmış. Peki 12. baktun ne zaman bitiyor? 20 Aralık 2012'de (yani Mayaca söylersek 12.19.19.17.19'da). 21 Aralık 2012'de (13.0.0.0.0'da) 13. baktun başlıyor. Bilindiği kadarıyla bu tarihin diğer günlerden hiçbir farkı yok. Eee, ne olacak peki? Olacak olan belli, birileri 21 Aralık 2012'ye kadar bu kıyamet senaryolarının nemasını yiyecek. Sonrasında da bize yedirecek yeni bir mama bulacak.

Friday, January 29, 2010

Çavdar Tarlasındaki Çocuklar Artık Yetim


  20. yüzyıl Amerikan Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden Jerome David Salinger'ı 27 Ocak 2010 günü kaybettik. 91 yaşındaydı.
  Bizde Çavdar Tarlasında Çocuklar ve Gönülçelen isimleriyle bilinen 1951 tarihli romanı 'The Catcher In The Rye' önceleri pek olumlu eleştiriler almamış olsa da zamanla bir kült haline gelmiş ve yazarını spot ışıklarının altına oturtmuştu. Günümüzde modern bir başyapıt kabul edilen bu eser, Holden Caulfield'in okuldan atılması ve ailesiyle yüzleşmekten çekinerek evden kaçması ile başlayan üç günü anlatır. Sade ve argoya bolca yer veren dili nedeniyle ABD'nin pek çok bölgesinde uzun süre yasaklı kalmış bu roman. Sonrasında 'Nine Stories (1953)', 'Franny And Zooey (1961)', 'Raise High The Roof Beam, Carpenters And Seymour: An Introduction (1963)' adlarında üç kitabı daha basılan yazarın 1965'ten sonra basılmış hiç bir yeni eseri yok. Çünkü Salinger bu dönemden sonra tamamen inzivaya çekilmiş, ropörtaj vermemiş, fotoğraflarının çekilmesine dahi karşı çıkmış. Bunun sebebinin The Catcher In The Rye'ın getirdiği tartışmalardan veya ünden sıkılması, ya da genel olarak insanları samimiyetsiz bulması olduğu söyleniyor, ama bilemiyoruz tabiii... Asla da öğrenemeyeceğiz muhtemelen.
  Türkçe'de Salinger'in eserlerinden 'The Catcher In The Rye', Gönülçelen adıyla Can Yayınları, Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla YKY tarafından basıldı. 'Nine Stories (Dokuz Öykü)', 'Franny And Zooey' ve 'Raise High The Roof Beam, Carpenters And Seymour: An Introduction (Yükseltin Tavan Kirişini/ Ustalar ve Seymour Bir Giriş)' yine YKY tarafından Türkçe'ye çevrildi.
  Toprağı bol olsun.

Thursday, January 28, 2010

iPad: Apple'ın Yeni Numarası


Apple çoktandır el altından reklamını yaptığı, etrafında bir gizem halesi yarattığı tablet PC'sini sonunda ortaya çıkardı. San Fransisco'daki bir etkinlikle Steve Jobs'un tanıtımını yaptığı cihazın adı, iSlate beklentilerinin aksine, iPad olarak açıklandı. 9.7 inçlik dokunmatik LED ekrana sahip iPad'in işlemcisi 1 GHz Apple A4. 16, 32 ve 64 GB'lık üç hard disk kapasitesi seçeneği sunulmuş. Bağlantı seçenekleri olarak ise Bluetooth ve WiFi standart, 3G opsiyonel. 10 saatlik pil ömrü de oldukça dikkat çekici. Ha, bir de iPhone ile tam uyumlu çalışıyormuş.
Gelelim şimdi olmayanlara...
- Multitasking özelliği yok! İnanılmaz ama gerçek, bu havalı aleti kullanırken aynı anda iki işi yapamayacaksınız yani.
- Kamera yok. Bildiğiniz yok, ne önde ne arkada...
- HDMI çıkışı yok.
- Flash yok.
- USB yok.
- Ama hepsinden önemlisi App Store'dan alınmış uygulamalar haricinde başka uygulama yükleme, kullanma hakkınız yok.
Zaten oldum olası Apple'ın kullanıcılarını hem hardware hem de software anlamında kendisine mahkum bırakan/bırakmaya çalışan anlayışına gıcık oldum. Bu yüzden de her türlü Apple ürününden uzak durdum. iPad hikayesi de buna tuz biber oldu yani... Sizi bilmam ama ben Apple'la olan mesafemi korumakta ısrar edeceğim.

Wednesday, January 27, 2010

4 8 15 16 23 42

Damon Lindelof'un Twitter sayfasından;
'Yeah, I'm one of the idiots behind Lost. And I have no idea what the numbers mean'. Yani mealen diyor ki Damon kardeşimiz, Lost'un arkasındaki gerzeklerden biri de benim ve rakamların ne manaya geldiği konusunda hiçbir fikrim yok.
Eh, umarım bu sezon sonuna kadar o rakamların anlamını bulursunuz canım, yoksa çekeceğiniz var elimizden!

Monday, January 25, 2010

Bitsin Artık Bu Çile

Nihayet Lost'un final sezonuna geldik. 3 Şubat'ta Amerika'da, 5 Şubat'ta ise bizim Digiturk'te 6. sezonun ilk bölümünü idrak edeceğiz. Hayırlı olsun... Acaba 5. sezonda iyice karışan hikaye bir sonuca varabilecek mi, bunca bölümdür izlediğimiz, üzerinde yüzlerce spekülasyon yapılmış, teori üretilmiş olaylar bir sonuca bağlanabilecek mi, göreceğiz. Ama işler havada bırakılırsa Abrams ve Lindelof'un Lost fanlarının elinden çekeceği var, belli...

Ejder Kapanı Üzerine...

Filmin ilk yarısı bittiğinde fena değil diye düşünmüştüm, gözü biraz rahatsız etse de sürekli hareket eden kamera ve yer yer kullanılan bilgisayar sosu filme oturmuş gibiydi. Oyunculuklar biraz abartılı gelmişti, ama fazla da gözüme batmamıştı hani. Konu ve karakterler de merak uyandırıcıydı. Ama sinemadan çıkarken film hakkındaki tüm fikrim olumsuz bir yöne kaymıştı maalesef. Filmin ikinci yarısında senaryodaki çatlaklar o kadar belirginleşti ki, eklenmiş zorlama aksiyon sahneleri bile bunu gizlemeye yetmedi.
Bir kere az buçuk film izlemiş herkesin gerçek katilin kim olduğunu anlaması için herhalde yarım saat yetmiştir. Yani film sonunda sizi ters köşeye yatırmayı başaramıyor, deniyor ama olmuyor, çünkü baştan o kadar belli edilmiş ki mevzu. İkincisi filmin sonlarındaki o aksiyon sahneleri nedir be kardeşim? Bu kadar gereksiz, sadece aksiyon sahnesi çekmiş olmak için çekilmiş sahnelerin anlamı ne yani? Hele o köprüden uçma olayı hasta etti beni. Bir de yıllar önce Ronin'de en babası yapılmış trafiğe ters yönde gitme olayı yapıştırmışlar tam olmuş. Üçüncüsü ben Kemal İmirzalıoğlu'nun oynadığı başkomiser Celal ile Berrak Tüzünataç'ın oynadığı Ezo karakterinin ilişkisini de pek anlamadım. Önce bir bakıştılar, sonra şakacıktan yumruklaştılar, sonra da daha biz ne oluyor demeden yatakta gördük arkadaşları. Sanki Uğur Yücel filme bir de sevişme sahnesi koyalım demiş, ya da Kenan İmirzalıoğlu her filmde mutlaka sevişir diye düşünülmüş falan gibi. Uğur Yücel demişken, O'nun oynadığı karakter ile Ceyda Düvenci'nin oynadığı Cavidan'ın ilişkisi de ayrı bir muamma, niye var, olmasa ne olurdu, sırf Ceyda'ya da bir rol çıksın diye mi eklenmiş anlamadım. Yerli filmler hakkında kötü konuşmayayım istiyorum, ama bir türlü mümkün olmuyor. Bu senaryo işi çözülmediği sürece iyi konuşmak pek mümkün olmayacak ama galiba...
Oyunculuklara lafım yok, sanki biraz abartılı, fazla stilize, ama her biri kendini öyle ya da böyle ispat etmiş isimler. Keşke Nejat İşler'in rolü biraz daha uzun olsaymış.
Sonuç olarak, görüntü ve kurgusu için seyredilebilecek bir film, tabii aklınızı senaryodaki boşluklardan uzak tutmayı becerebilirseniz.

Friday, January 22, 2010

CBR's Top 100 Comics Of 2009


ABD menşeili çizgiromanlardan, özellikle de Marvel ve DC gibi büyük yayınevlerininkilerden hep biraz uzak durdum. Bunun en önemli sebebi benim çizgiroman okumaya başladığım yıllarda bunların yayınladıkları serilere Türkiye'de ulaşmanın ve düzenli bir şekilde takip etmenin imkansız olması idi sanırım, yani olayların başını kaçırdık bir kere, bu saatten sonra da yakalamak pek mümkün gözükmüyor. Ara ara özellikle miniserileri okuyorum ben de sadece. Bir de - biraz da zorunluluktan (Türkiye'de yayınlanan çizgiromanların büyük çoğunluğunu fumetti'ler oluşturdu ne de olsa) - bizim çizgiroman zevkimizin özellikle İtalyan etkisinde kalmış olması var tabii, Zagor'a, Mister No'ya, Martin Mystere'ye alışmış bünyenin Spider Man'e, X Men'e, Green Lantern'e dönmesi zor. Çok farklı anlayışlar çünkü, yalnızca estetik olarak da değil, sosyopolitik altyapıları bile farklı.
Sonuçta diyeceğim odur ki, Amerikan çizgiroman endüstrisi'ni pek bilmem, Marvel'ın ve DC'nin bu yıl ki hakim temaları Dark Reign'in ve Blackest Night'ın ise yanından bile geçmedim. Ama yine de Comic Book Resources (CBR)'ın yayınladığı yılın en iyi çizgiromanları listesine - her yıl olduğu gibi - göz atmadan da geçemedim. Ne de olsa ABD hala çizgiroman piyasasının hem üretim hem satış olarak en büyüğü...
2009 listesine bakınca ilk dikkati çeken dört büyüklerin değil küçük yayınevlerinin bu yılki listeye damga vurduğu. Büyükler arasında ise DC ön plana çıkmış. Listenin ilk üç sırasındaki isimler David Mazzucchelli'nin yazıp çizdiği Asterios Polyp (Pantheon), Greg Rucka'nın yazdığı ve illüstrasyonlarını J.H.Williams III and Cully Hamner'ın yaptığı Detective Comics (DC) ile Darwyn Cooke'un Parker: The Hunter (IDW) 'ı.
Benim yakın zamanda okumayı düşündüklerim listenin 14. sırasındaki League of Extraordinary Gentlemen: Century (Top Shelf) ve 18. sırasındaki Air (Viz).
Listenin tamamı da şöyle:
İlk 25
26-50
51-75
76-100

Wednesday, January 20, 2010

Erman'dan İnciler...


Digiturk kendisine yol vermiş. Şansal'ın durumu da belli değilmiş, haberler O'nun da istifasını verdiği, ama yönetimin kalmasını istediği yönünde. Etken olan bazı kişilerinden bahsediliyor ama, hikayenin arka planını bilmiyoruz henüz. Neyse çıkar kokusu yakında diyelim.
Ama bizim kendisinin eksikliğini çokça hissedeceğimiz kesin, her maç sonrası sadomazoşist bir tavırla yorumlarını izlemekten alamıyorduk kendimizi ne de olsa. O da bizi fazla üzmüyor, spekülasyon kokulu söylemleri ile bize unutulmaz anlar yaşatıyordu. Herhalde başka bir kanalda yakın zamanda yeniden görürüz kendisini, ama o zamana kadar artık birer klasik kabul edilen lakırtılarından örneklerle analım Erman Hoca'yı:
- Asker askerliğini yapmayacak, polis polisliğini yapmayacak. AB onu isteyecek... AB bir de krem istesin de, kremle gelsin. Bir de krem verelim AB'ye de, fazla acıtmasınlar... Oraya geldik, kreme geldik. Bir de onu verelim, rahatlayalım. Bırakın böyle işleri, bırakın böyle oynamayı... Bir şeyler söyleyin! Bağlanmışsın... Komando birliği de olmaz, özel harekat timi yapacaksın... Hâlâ yatırım yapalım diyorlar... Yıllarca ne yaptık? Ne kısa vadede bir bok var, ne uzun vadede...
- Rakibin kuyruk sokumundan girerek anüsteki basuruna ameliyat yapan Emre'yi oyundan atamıyorsun... Bir de olmayan bir penaltı... Bir takım galip geliyor.
- Ey Beşiktaş taraftarı... Şenol'a o kadar anneni bilmem neresinden bilmem ne yapayım diyorsunuz. Yapacaksanız da bunu düz yerinden yapın. Ters tarafını bırakın.
- Orada maç ayağına gelmiş. Acıma, yapsana 4-1 filan. Hani hastayı yatağında... demişler... Kalkmayacak ayağa.
- Ümit tüm golleri bugün attın. Yarına atacak gol kaldı mı? (Evlenecek olan Ümit Karan'a hitaben).
- Suni çimde futbol oynamak, şişme kadınla seks yapmaya benzer.
- Hocam vazelini bunlar yanlış yere sürmüşler (Oyuncuların soğukta kulaklarına vazelin sürmelerini yorumluyor).
- Bosna'ya gittim. Şahane börekler yedim... Kol gibi börekler... Akşama da kol gibi golleri yedik... 3 tane kol gibi...
- Emre kucaklıyor çocuğu. Aslında bunu 12'den sonra yayınlamak gerek. Burada bir basur muayenesi var.
- Hocam her gün seks yaparsan çocuk olmuyor. Kadının yumurtlaması lazım! İşte gol olması için de ona göre adam oynatacaksın.

Pandemonium by John Martin (1841)

Sirke Sineği'nin Cefası


  Nerede bir biyoloji deneyi bizim sirke sineği orada, nesiller boyu yılmadan, geride bıraktıkları milyonlarca, milyarlarca kardeşleri için üzülmeye dahi zaman bulamadan bir o laboratuarda, bir bu laboratuarda 'insanlık için' çalışıyorlar. Kimi zaman kafalarından bacak çıkarılıyor, kimi zaman deney tüplerinin içinde yollarını bulmaları isteniyor, bulamayınca elektrik şokunu yiyorlar, üstelik bazıları utanmadan beyinsiz olduklarını bile iddia edebiliyor. Yok efendim, çok hızlı çoğalıyormuş da daha rahat gözlem yapılabiliyormuş, hepsi hikaye. Tavşanlar, kobaylar gibi sevimli görünmedikleri için geliyor başlarına ne gelirse (tabii, kolay ve ucuza yetiştirilebiliyor olmaları da bir etken olabilir, o ayrı)... Nerede hayvan haklarının yılmaz savunucuları? Sonuçta sirke sinekleri de hayvanlar aleminin bir üyesi. Üvey üye mi kardeşim sirke sinekleri? Sineklerin Tanrısı nerede?
  Sirke sineklerini örgütlenmeye ve haklarını aramaya çağırıyor, mücadelelerinde her zaman yanlarında olacağımı burada beyan ediyorum. Yürüyün koçlarım!

Tuesday, January 19, 2010

20 yıl geçmiş...

Birkaç gün önce bir-iki gazetede küçücük bir haber olarak geçti: Naima Dursun intihar etmiş. Turan Dursun'un eşi... 20 yıl önce öldürülen Turan Dursun'un... Ölümünden sonra bazılarının biryerlerine kına yaktığı Turan Dursun'un... Bu ülkede düşünüp yazan, bunu yaparken de doğru bildiğinden şaşmayan, o bazılarının kırmızı çizgilerini aşan herkesin başına gelen geldi O'nun başına da... Öldürüldü.
Eşi herhalde yoruldu artık kocasının katillerinin bulunmasını beklemekten... Şimdi 'kafirin karısı' da öldüğüne göre aynı bazıları kına stoklarını tazelemişlerdir herhalde.

Traiblazing

  Tam adıyla The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge, daha bilinen adıyla Royal Society'nin bir güzelliği. 1650 yılındaki kuruluşundan bugüne dek kurumun yayını Philosophical Transactions'ta yayınlanmış mihenk taşı sayılabilecek yazılardan bir seçme yapılmış, bunlar aynı süreçteki tarihsel olaylarla beraber, bir zaman çizelgesi üzerine yerleştirilmiş. Tıklıyorsunuz, Isaac Newton'un ışık ve renkler üzerine 1672 yılında yayınlanmış makalesine ulaşıyorsunuz, tıklıyorsunuz, Maxwell'in elektromanyetik alanlar üzerine yazdığı 1865 tarihli ünlü yazısını görüyorsunuz. Daha niceleri var bunlar gibi... Üstelik dilerseniz .pdf formatında orijinal sayfalardan da okuyabiliyorsunuz.
  Daha ne olsun? http://trailblazing.royalsociety.org/

Monday, January 18, 2010

Nihat Doğan...


Kendisini ilk kez 1996'da 'Kırdın Kalbimi' adlı şarkısı ile tanımıştık, şangırtı efektleri ile dalmıştı bir anda hayatımıza. Bir ara kendisini 'Varoşların Prensi' ilan ettiğini duydum, bir ara da überseksüelliğe terfi ettiğini. Uzunca bir süre de hangi kanalı açsak TV ekranlarından Seda Sayan ile Nihat Doğan görüntüleri sokuldu gözümüze, bıktırana kadar. Sonra varlığını tam unutmuş, hafızamızdan ismini silmişken geri döndü (artık Return of Jedi mı dersiniz, bir I'll be back durumu mu bilemeyeceğim). Yeni imajıyla ve yeni şarkısıyla, 1071 diye inletiyordu bu sefer de yeri göğü. Hiphop, dans müziği, halay... 32 kısım tekmili birden hepsi aynı şarkıda (Zer Mircan türküsüne de yazık olmuş bu arada).
Geçtiğimiz pazar HaberTürk'ün pazar ilavesinde kendisiyle yapılmış ropörtajı okuyunca anlaşıldı bu eklektik şarkının kaynağı. Meğerse arkadaşın kafası bayağı bir karışıkmış, bu karışıklıkta herhalde müziğine yansımış. Son derece asabi görünüşlü fotoğraflarının eşlik ettiği röportajda neler söylemiş bir bakalım da, yararlanalım biraz bu büyük düşünürün sözlerinden;
- Öncelik sıralamam; maneviyatım, bayrağım, anam, işim ve aşkım. İlk dördünde bir sıkıntı yoksa aşkımız ön plana çıkar. Ama maneviyatıma, bayrağıma laf gelirse, anamın bir sıkıntısı olursa, işim olmazsa önceliğim dördüdür.
- ('Doğru anlaşıldığınızı düşünüyor musunuz?' sorusu üzerine) Bakın Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı, Hz. Muhammed'i herkes anlayamamış. Hangi yetime dayanarak beni herkesin anlamasını bekleyebilirim? Dünyanın karşı konulmaz, yenilmez tek ordusu zamandır. Anlatmak istediklerimizin hepsini 20 sene, 50 sene sonra bugün anlamayanlar anlayacak.
- ('Neden bu kadar sinirlisiniz?' sorusu üzerine) Bugün televizyonlarda haykırdığımdan bahsediliyor. Neden bizi bu dereceye getirdiler? Hrant ne yaptı, biz ne yaptık? Hrant'ın suçu neydi? Bakın, Ermeniler sadık millet ünvanı almışlardı zamanında. Kürtler'e, Ermeniler'e, Türkler'e fitne fesadı soktular. Bir tane mermi, bir tane tokat, bir tane bomba atmadan üç tane kardeşi birbirine kırdırdılar. Sorarım sana, 80 senedir ne var ortada? Sen neye hükmettin? Ulus, üniter devlet anlayışı kardeşi kardeşe kırdırmaktan, ırkçılıktan, iç savaştan başka ne kazandırdı? Cumhuriyet dediğin ne? Dünyada dört, beş tane ülkeden başka kimde var cumhuriyet? Ya var ya yok. Yatıp kalkılıp bu kadar feryat figan edilecek birşey yok. İran da, Libya da cumhuriyet... Önemli olan burada milletin huzurudur.
- ('Dokunsan ağlayacak gibisiniz' denilmesi üzerine) Aşktan bu durumdayım. Artık o kadar ağladım ki ağlayamıyorum. Benim bakabildiğim gözlerle bu memlekete bakabilseydiniz belki siz de gece gündüz ağlardınız.
- ('Sürekli biz diyorsunuz. Kim bu biz?' sorusu üzerine) Ben kendimden 'ben' diye bahsetmem, kibire girer, bu da bizi uçuruma götürür. Biz kibiri ayağımızın altına almışız. Allah diyor ki, 'biz evreni yedi günde yarattık'. Hadiseleri anlatırken hep biz diyor Cenab-ı Allah. Kibir Allah'a yakışır. Ama O bile biz derken ben kimim ki 'benim şovum, benim hayranlarım' diyeceğim.
- ('Sanat camiası apolitik mi sizce?' sorusu üzerine) Türkiye'de bir sanatçının en büyük ideolojisi ideolojisizliktir. Biz, sözde devletini sevip, sizlerin de star diye addettiklerinin memleket meseleleriyle ilgili konuşmalarını bekleriz. Sizin Kenan Doğulu'nuzu bir görelim. Onuncu Yıl Marşı'nı okuyup milyon dolarları cebe indirip askerden kaçmak için elli bin tane dalavere yapmakla olmuyor bu iş! Sizin Tarkan'ınızı da bir görelim. O beyaz Jöntürkler'in starını da görelim, memleket meselesi için iki kelam etsin. Ben askerliğini on ay Tunceli'de yapmış, aylarca sivil insan yüzü görmemiş, çatışmalara girmiş bir insanım. Kimse benden daha milliyetçi olabilir mi? Bu vatan için mermi atmışım ben, mermi! Bana kimse martaval anlatmasın! Fazıl Say Efendi, konuşsana kardeşim. Milyon dolarları kazanıp da Amerikalar'da, Parisler'de yemekle olmaz bu işler.
- ('Savaşınız kiminle?' sorusu üzerine) Bizim savaşımız Mustafa Kemal'in postuna bürünerek milleti ayrıştıranlara... Mustafa Kemal 'köylü milletin efendisidir' diyor. Ama sorarsan, çobanla benim oyum bir değil diyor. Atatürkçü'yüm diyor. E, Atatürk senin dediğini demiyor. Bu memlekette Yalçın Küçük'e sahip çıkıldığı kadar çobanına sahip çıkılmadı. İlhan Selçuk'a sahip çıkıldığı kadar Adnan Menderes'e, Celal Bayar'a sahip çıkılmadı.
- ('Siz kanaat önderliğine soyundunuz ama, herkes size gülüyor' denilmesi üzerine) Bakın, ben bu memleketin meselesinin konuşulduğu yerde kimseyi güldürmem, gitsin başkasının yanında gülsün! Kafalarına soksunlar, Nihat Doğan konuştuğu zaman Türkiye kitlenir ve O'nu dinler. Nihat Doğan bir mesaj verdiği zaman ne demek istediğini sokaktaki halk çok iyi etüd eder.
- Sanatçı Allah'tan bahseder mi diyenlere lafım, ulan Allah senin babanın malı mı, din senin babanın malı mı, sen kimsin deyyus, gerizekalı, yobaz!
Ropörtajda benim iktidarla işim yok deyip bir yandan Tayyip Erdoğan'a selam çakan, 1071 şarkısında açılım ve ak kelimelerini bolca kullanan Nihat Doğan'ı önümüzdeki seçimlerde AKP listelerinden milletvekili adayı olarak görürsek şaşırmayalım. O olmadı, AKP'nin seçim şarkısı belli zaten...
Come on everybody halaya!

Yamaha MT-09 Reklam Filmi

Reklam filmi paylaşmak pek alışkanlığım değil, ama muhteşem görüntüler ve Japonya birlikteliğini ıskalayamazdım.